8½ (1963)
“Sevgililerim… Mutluluk, kimseyi incitmeden doğruları söyleyebilmektir.”
Sinema neden yıllardan beri vazgeçilmez bir sanat dalı? Yıllar geçtikçe bazı görsel sanatlar eski etkileyiciliğini ve çekiciliğini kaybettiyse de insanlar için, en azından geneli için konuşursak, sinema gün geçtikçe güçlendi. Günümüzde sinema kadar insanları birbirine yaklaştıran bir de futbol var ki o da bambaşka bir fenomen. Sinema neden diğer görsel sanatlar gibi bireysel bir çabaya indirgenmeksizin, kitleler üzerindeki etkisini bu denli koruyabildi? Sanırım bu sorunun birkaç kitaba sığacak cevabını şöyle özetleyebiliriz: 8½ gibi filmler sayesinde!
“Ama bu karmaşa ”ben”im!
Ben benim olmak istediğim değil.
Ve artık korkmuyorum.
Gerçeği söylemekten,
bilmediğimi,
aradığımı henüz bulamadığımı
söylemekten.
Yalnızca bu şekilde canlı
olduğumu hissediyorum.
Ve sadık gözlerine utanç
duymadan bakabiliyorum.
Bir şenliktir hayat.
Birlikte yaşayalım!”
Çünkü sinema görselliğin yanında, işitsel ve “iç”selliğin doruklarında gezinen 7. sanat dalıydı. İnsan her zaman istediğini, aradığını beyazperdede bulabilirdi. Tıpkı Federico Fellini’nin başyapıtı gibi. Yüz yirmi dakika sizi düşündürüp, kafanızı karıştırıp, “Yok artık, bu kadar da basit bir düşüncenin filmi olmamalı bu izlediğimiz.” dediğiniz anda o basit durumla fark ettirmeden sizi vuran bu film zamanında nasıl bir etki yarattı bilmiyorum (Kazandığı en iyi yabancı film Oscar’ı dışında.). Ancak şu bir gerçek ki hem sinemasal hem de düşünsel olarak 1963′te çekilmiş bu filme saygı göstermemek imkansız.
- Yaklaşık kaç sahnesi olacak?
- Ne anlamda?
- Kaç sahnesi olacak?
- Beş.
- Sadece beş mi?
- Belki altı ya da yedi de olabilir.
- (!)
Filmin konusu çok basit: İlham perileri uçup gitmiş başarılı bir yönetmenin yeni bir film çekimine başlaması ve bu başlangıcın gittikçe ızdırap verici bir hal alması. Fellini üzerinden kendini anlattığı Guido’yla özel hayatının gizli saklı kalmış sırlarını ve kadınlarını içten bir şekilde ifşa ediyor.
Filmin en güzel sahnelerinden biri de Guido’nun hayalinde kurduğu haremi. Hayatına girmiş tüm kadınlar etrafında ona hizmet ediyorlar. Karısının herşeye “Evet.” dediği, platonik aşıklarının banyodan sonra üstüne pudra serptikleri, yaşlanan sevgililerini kendi koyduğu kurallara göre üst kata “sürgüne” gönderdiği bir harem bu. Bir acayip yani, ama harika bir sekans, filmin bilinçaltı patlamalarından bir tanesi.
Yönetmenin yaşadığı ikilemler, çıkmazlar, dehlizler büyüdükçe büyüyor ve kendi hayatını özetlediği bir sahne gösterisine dönüşüyor bu film. Hayatına giren bütün insanlarla dans ederek kaybolup gidiyor Guido filmin sonunda.
Yedinci Mühür (1957)

- Sen de kimsin?
- Azrail.
- Benim için mi geldin?
- Epeydir yanındayım.
- Evet, farkettim.
- Hazır mısın?
- Bedenim hazır, ama ben değilim!
Büyük taşlarla örülmüş sahile vuran dalgaların ucunda yatan şövalyedir Ölüm’e karşı gelen. Film bu sahneyle başlar. Birdenbire sahneye giren beyaz yüzlü kapkara Ölüm Meleği belki de filmin anafikrini ilk andan beri bizlere anlatmaktadır: Ölüm her an karşınıza çıkabilir! Fakat o anda, ölüm tam da kutsal topraklardan yeni dönmüş haçlı şövalyesi Antonius Block’un karşısına çıktığında, şövalyenin tutumu Ingmar Bergman’ın dinsel sorgusunun başlangıcıdır. Yılların yıprattığı bir savaşçının din adına yürütülen bir savaşta, daha önce göremediği Tanrı’ya ve O’nun herşeyi bir arada tutan gücüne olan sorgusuyla aktarılır bu. Bedeni hazır ama düşünceleri ölüme hazır olmayan Block bu soruların cevaplarını bulabilmek için, Azrail’e sonu belli olmayan bir satranç maçı teklif eder. Sinema tarihinin efsane sahnelerinden birisidir bu, Azrail ve şövalye taşların üstüne kurdukları satranç tahtasında siyah beyaz bir oyuna başlarlar.
Block: Siyah taşlar senin.
Azrail: Sence de uygun değil mi?
Şövalyenin yardımcısı, Jöns, şövalyenin aksine bu konuyu fazla irdelememektedir (Bu onun Kenan Işık’a benzerliğini irdelememizi engelleyecek kadar ciddi bir sorun değildir.). O’na göre belki de “hiçlik” bu gücün temelidir. Kadın düşmanı ve ağırbaşlı Jöns belki de filmdeki en önemli karakterdir. Çünkü hiçbir şeyi bilemediğimiz bu düşünceler karmaşasında bu adamın düşündükleri bile doğru olabilir. Doğru olmasa bile dert değildir, kafası rahattır. Bir hana girdiğinde hancıyla yaptığı konuşma belki de bunu en güzel anlatan sahnedir.
(Hancı duvara ölümle ilgili korkunç bir resim yapmaktadır.)
Hancı: Neden bu resimlerde insanları mutlu gösterirler? Onları böylesine korkutmak daha iyi bir fikir.
Jöns: O zaman gözlerini kapatırlar ve bakmayı reddederler.
Hancı: Bakarlar! Bir kurukafa çıplak bir kadından daha dikkat çekicidir.
Jöns: Eğer onları korkutursan…
Hancı: O zaman düşünürler!
Jöns: Ya sonra?
Hancı: Daha fazla korkarlar!
Block ve Azrail’in satranç oyunları yarıda kalmakta ve sonra tekrar devam etmektedir. Bu sıralarda İsveç’te Avrupa’yı saran “Kara Ölüm” veba kol gezmektedir; Azrail’e çok iş düşmektedir (Gerçi filmin bu noktada bir tutarsızlığı mevcut: Ortadoğu’ya son Haçlı Seferi 1291 yılında sona ermişti ve büyük veba salgını Avrupa’da bundan en az 60 yıl sonra 14. yüzyılın ortalarında başgöstermişti. Şövalyemiz de bu seferden döndüğünde ülkesi İsveç’i veba salgını altında buluyor…). Block satrancın yarıda kaldığı zamanlardan birinde Jof ve Mia’yla tanışır, ki bunlar filmin en insancıl karakterleridir ve o kadar karanlığın içinde umut unsurunu filmden dimağımıza aktaran neşeli yerel aktörlerdir. Çocukları Mikael’le birlikte neşe saçmaktadırlar etraflarına. Block bu insanlarla geçirdiği bir anda bu umudu sözlere dökecek, gerçekten asıl umudun değerlerini ve sevgisini kaybetmemiş insanlıkta yattığını anlatacaktır. Bu yüzdendir ki satranç oyununda Azrail kazanmak üzereyken, kendisiyle birlikte Jof ve Mia’nın da canlarını alacağını söylediğinde onları kurtarmak için hile bile yapacaktır.
Block’un idama götürülen ve içine şeytanın girdiği söylenen lanetlenmiş kıza bile ölüm, yaşam ve şeytanla ilgili sorular sorması onun Tanrı ve görünmeyene ait bilgiye açlığının diğer bir göstergesi.
Jöns: Şimdi bu kıza kim bakacak? Melekler? Tanrı? Şeytan? Ya da sadece hiçlik mi?
Sonunda bu şövalye uzun zaman sonra şatosuna dönmeyi başarır ve sadık eşini kendisini beklerken bulur. Hep birlikte büyük usta Azrail’in kollarına teslim olurlar, belki de sonsuz bilgiye doğru bir yolculuk için! Jof ve Mia ise halen tüm saflığıyla hayatı temsil etmektedirler. Azrail’in bu ölüm dansı onlar için ufuktaki buğulu bir hayalden farksızdır.









