“Benim işim bir nevi sondaj,
…içimden bir şeyler çıkarmak.
Samimi bir şeyler.
Bir şey diyeyim mi,
insan aklı,
…bu bölgenin hiçbir haritası yok.
Keşfetmek acı verici olabilir.”
8½’tan sonra “Writer’s Block” temasında şansım açıldı sanırım. Bugün de daha önce adını bile duymadığım bir Coen kardeşler filmini, Barton Fink’i izledim. 8½ kadar etkileyici, belki modern sinemanın verdiği imkanlardan dolayı daha etkileyici bir film. 8½’ta nasıl bir film çekeceğine karar veremeyen Guido bu filmde adeta yazması gereken senaryoyu bir türlü kafasında oluşturamayan Barton Fink’e dönüşmüş.
Barton Fink (John Turturro’nun mükemmel oyunculuğunda hayat bulan) Broadway’de bir oyun yazarı. Film çok beğenilen son tiyatro oyunundan sonrasında başlıyor. Eleştirmenler, yapımcılar sıradan insanları anlattığı duygusal tarzına bayılıyor; onu Broadway’in yeni ilahı ilan ediyorlar. Bu başarının ardından ünlü bir yapım şirketi, Capitol Studios, onu Hollywood’da film senaryoları yazması için zor da olsa ikna ediyor. Sıradan insanlar hakkında yazdığı için onlardan kopmak istemeyen bir entelektüel Fink. Onlar hakkında derinlemesine yazdığını ve herşeyi bildiğini düşünse de Los Angeles’ta kaldığı otelde yan odasından hayatına giren Charlie herşeyi değiştiriyor.
Barton: Buna yeni tiyatro deme, gerçek tiyatro de. Bizim tiyatromuz de.
Charlie: Bu konudaki hassasiyetini anlayabiliyorum.
Barton: Kendimi çok yüceltmek istemem. Fakat niye kendimizi orada görmeyelim? 5. Bastrop Kontu ve Leydi Higginbottom kimin umurunda, ya da Nigel Grinch-Gibbons’ı kimin öldürdüğü?
Charlie: Şimdiden sıkıldım.
Barton: Kesinlikle.
Yeni patronu Lipnick’in (ki bu karakter MGM’in patronu Louis B. Mayer’den ilham alınarak yaratılmıştır.) de övgüyle ayaklarını öpecek kadar saygı duyduğu bir yazardır artık ve bir güreş filmi yazması gerekmektedir. İzbe bir otele yerleşir fakat bir türlü yazmaya başlayamaz. Otel odasının duvarındaki kumsaldaki kız tablosuna dalıp deniz sesine bırakmaktadır kendisini. Bu bunalımı aşmak için filmin yapımcısı Ben Geisler (filmde beni en çok güldüren karakter.) başka yazarlarla konuşup tavsiye almasını tavsiye eder. Barton da “tuvalette” rastladığı ve eskiden beri romanlarını takdir ettiği W.P. “Bill” Mayhew’dan (ki, benim ki-lerim bitmez, kendisi de William Faulkner’dır adeta, onun gibi iyi romanlar yazmış ve sonrasında Hollywood için başarısız işler yapmıştır.) yardım ister. Güzel sayılabilecek metresi Audrey de ilgisini çeker üstüne üstlük. Sonrasında aslında Mayhew’ın kitaplarının en iyilerini Audrey’in yazdığını öğrenecektir. Fink iyice bunalıma girdiği bir anda Audrey’i arar ve gelmesini ister. Otelde writer’s block durumunu aşması için Fink’e biraz yardım edecektir (!). Fakat ertesi sabah Fink yanında yatan Audrey’i kanlar içinde bulur. Neşeli komşusu Charlie (ki John Goodman rolünde döktürmektedir.) cesedi yoketmesinde yardım eder ve birkaç günlüğüne New York’a gitmesi gerekir. Filmin bu noktasında olan hiçbir şey tam olarak çözüme kavuşmuyor. Audrey’in neden öldüğü ve Charlie’nin Barton’a emanet bıraktığı kutuda ne olduğu tamamen izleyicinin “the life of mind”ına bırakılmış durumda.
Filmin görebildiğimiz çözümleme kısmında ise Barton bir hışımla bitirdiği ve en iyi eserim dediği senaryosunu Lipnick’e beğendiremiyor. Charlie’nin aslında bir deli katil olduğunu, dedektifler tarafından arandığını öğreniyor. Son sahnede Barton elinde Charlie’nin emaneti olan kutusuyla kumsalda umutsuzca yürürken, karşıdan gelen mayolu kız dikkatini çekiyor.
- Are you in pictures?
Kızın ufuklara bakışında otel duvarındaki tabloyu görüyor Barton Fink ve film bize bıraktığı sorularla ve cevaplarla burada bitiyor.










